Girit’e sevdalı bakış! Feridun Andaç’ın yazısı…

ÇOCUKLUĞUNUN YURDUNA 

SIKI SIKI BAĞLIDIR O!

Nikos Kazancakis’i okurumuz, daha çok Aleksi Zorba romanıyla tanır. Türkçeye, yazılışından 17 yıl sonra, 1963’te Ahmet Angın tarafından kazandırılan bu yapıt bir bakıma, Kazancakis’in dünya edebiyatında tanınmasını da sağlamıştır. 

Kazancakis,1885’te Girit Adası’nın Heraklion kentinde doğdu. Çocukluğu Osmanlı yönetimindeki bu adada geçti.

Anılarında, kökenlerini şöyle tanımlar: “Kendi içime doğru eğiliyor ve ürperiyorum; atalarım, baba kökeninden denizde kanlı korsan, karada savaşçı, Tanrı’dan ve insandan korkusuz; anam soyundan, bütün gün güvenle toprağa eğilmiş, tohum eken, güvenle yağmurları ve güneşi bekleyen, ekin biçen ve akşam üzeri evlerinin eşiğinde kollarını kavuşturup Tanrı’ya ümit bağlayan esmer, basit köylülerdi.”*

Hayatla ölüm arasında geçen çocukluğunun yurduna sıkı sıkıya bağlıdır o. Bunu, gene anılarında şöyle dile getirir: 

“Zamanla büyüyüp aklım geliştikçe mücadele de genişliyor, Girit ve Yunanistan’dan taşıyor, bütün zaman ve mekana yayılıyor, insanlık tarihine ulaşıyordu; artık mücadele eden Girit’le Türkiye değil, İyi’yle Kötü, Işıkla Karanlık, Tanrı’yla Şeytan’dı. Hep aynı, ebedi mücadele. Böylece de, bir rastlantı sonucu olarak Girit’in mücadele ettiği kritik bir devirde Giritli olarak doğmakla, daha çocukluğumda, dünyada hayattan daha değerli, mutluluktan daha tatlı bir şeyin, özgürlüğün var olduğunu hissediyordum.”* (s. 97)

NAKSOS ADASI DÜNYASINI DEĞİŞTİRDİ

Kanlı ayaklanmaların olduğu Ada’dan bir süre için ayrılan ailesiyle Naksos Adası’na gider. Burada Frenk papazları okulunda öğrenimine başlar. Naksos, dünyasını değiştirecek yer olur. Okumaya ve Fransızca öğrenmeye başlar. Bir yandan da Girit sevgisi, Giritlilik düşüncesi onu sarmalar. Gelen özgürlük dalgası ise duygulandırmıştır Kazancakis’i: 

“Bunca yıl sonra, Yunan Prensi Yeoryios’un Girit toprağına ayak basışının özgürlük anlamına geldiğini düşündüğüm zaman, hala gözlerim dolar ve yaşarır. İnsanın mücadelesi ne öldürülmez bir sırmış meğer! Şu ince, güvensiz ve çatlak yer kabuğu nedir de üzerinde, kan ve çamura bulanmış parazitler, yani insanlar sürünüp giderler… Ve onun, sonu gelmez yokuşu öncü olarak çıktığını, kah kaput ve bayrak direği, kah efzon eteği ve uzun karabina, kah da Girit şalvarıyla, Yunanlı’nın yol açtığını görmek bana heyecan veriyor!” (s. 110)

ATİNA GÜNLERİ VE TUTKULU BİR PİYES

Liseyi Kastro’da tamamladı. Yükseköğrenimi için Atina’ya giden Kazancakis, o günlerini şöyle yansıtır anılarında: “Atina’da öğrenci olarak yaşadığım yılları hatırlıyorum da yüreğim sızlıyor; bakıyor, görmüyordum; hayal, ahlak ve üstünkörülükten ibaret koyu bir sis önümü kapıyor ve dünyayı görmeme imkan vermiyordu.” (s. 142) 

Burada geçen dört yıl sonunda Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1906’da hukuk doktoru oldu. Atina’dan ayrılışında ise onu farklı kılan anılarla doludur: 

“Atina’dan ayrılırken, ardımda iki tane taç bırakıyordum: Birini eskrimden almıştım; ağır, beyazlı mavili kurdelelerle sarılmıştı; söylendiğine göre, Delfes vadisinden kesilip getirilmişti; bunun bir yalan olduğunu biliyordum… Herkes de biliyordu ama bu yalan, defne yapraklarına parlaklık vermekteydi. Diğerini bir piyes yarışması sonucu aldım; neden bilmiyorum, günün birinde sırf kara sevda ve tutkuyla dolu bir piyes yazmıştım. ‘Sabah Oluyor’ diye de bir isim takmıştım… Aklımca dünyaya, daha büyük bir ahlakla daha büyük bir özgürlük getirmekteydim… Yeni bir ışık…” (s. 150)

GİRİT’E DÖNÜŞ VE YAZMA ÇABASI

Girit’e döner. Yazma çabasında yoğunlaşır. “Yazıyor ve beğeniyordum, Tanrıydım, istediğimi yapıyordum; gerçeğin niteliğini değiştiriyor, onu istediğim ve olması gerektiği gibi yaratıyor, gerçeklerle yalanları birbirinden ayrılmaz biçimde birleştiriyordum. Artık yalan ve gerçek yoktu, hepsi yumuşak bir hamurdu ve ben , keyfimin emrettiği gibi serbestçe, kimseden izin almaksızın yaratıyor, bozuyordum. Anlaşılan, gerçeklikten daha sağlam bir gerçeklik mevcuttur, ama bunlardan biri, bizim gerçek dediğimiz insan yaratığından bir kat daha yüksekte bulunmaktadır.” (s. 157) 

Bu süreçte üç ayda Yunanistan’ı baştan aşağı gezer: “Yunanistan’da dolaşıyor, yavaş yavaş gözlerimle görüyor, dalgın bir düşüncenin görüp dokunamayacağı şeye ellerimle dokunuyordum.” (s. 173) 

Tanıklığı onun duygu, düşünce dünyasının biçimler adeta. “Bu manevi seferimin ganimetleri nelerdir?” derken de, gezisinin/tanıklığının ardında kalanları şöyle değerlendirir: “Doğu’yla Batı arasında Yunanistan’ın tarihi görevini daha açık bir biçimde gördüm. En büyük çalışmasının, güzelliği değil, özgürlüğü için yaptığı mücadele olduğunu anladım. Yunanistan’ın trajik kaderini ve Yunanlı’nın görevinin ne kadar ağır olduğunu kavradım.” (s. 195)

DÜNYA SAVAŞLARI VE KAZANCAKİS

Daha sonra İtalya’ya gider. Arayışı sürmektedir. Bu gezisi de başladığı noktanın bir devamıdır: “İtalyan Rönesansı’nı ve onun doğurduğu büyük kişileri öğrenerek mantığımın yolunu değiştirdim, çünkü babamın vaat ettiği geziyi bitirmek İtalya’yı dolaşmak kararını almıştım.” (s. 197)

Paris’e de yolu düşer. Özlemini çektiği kent onu yeni arayışlara sürükler: “Artık ışık biraz yükselmişti. Bu, melankoli, sis ve anlatılmayacak bir tatlılıkla yapılmış iyilikten oluşan garip gökyüzüne, çopur bir güneş asılmıştı. Uzun yeleli yunan seyisinin, bu gurbet elde nasıl da tüyleri yolunmuştu!” (s. 361)

Felsefeci Bergson’un derslerini izledi. Nietszche’nin yapıtlarıyla bu yıllarda tanıştı: “Bu hayatımın en kısa anlarından biri oldu; burada. Sainte Genevieve Kütüphanesi’nde, tanımadığım bir öğrenci kızın aracılığıyla kaderim bana tuzak kurmuştu; ateşli, kanlı, büyük savaşçı Deccal beni burada bekliyormuş.” (s. 362)

Paris’te üç yıl kaldı. Birinci Dünya Savaşı çıkınca ülkesine döndü. Üniversitede hukuk asistanı oldu. Gönüllü olarak savaşa katıldı. Savaş sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı. Bu süreçte sık sık Avrupa, Asya ve Uzakdoğu ülkelerine gezilere çıktı. İspanya, İngiltere, Rusya, Mısır, Filistin, Japonya’yı dolaştı. Aigina adasına yerleşti. 

İkinci Dünya Savaşı’nda kurduğu partiyle ülkesinin siyasal yaşamında yer aldı. 1945-46’da liberal Sophuli hükümetinde sandalyesiz bakan olarak (Basın Bakanı) görev yaptı. Politikadan ayrıldı, 1947-48 yıllarında UNESCO’da çalıştı. Fransa’da Antibes’e yerleşti. İki kez, 1954 ve 1955’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen Kazancakis, 1956’da Barış Ödülü’nü kazandı. 1957’de Viyana’da öldü.

PETROS PSILORITIS NAM-I DİĞER 

NİKOS KAZANCAKİS!

Kazancakis, edebiyata “Petros Psiloritis” takma adıyla yazılar yazarak başladı. İlk yapıtı Yılan ve Zambaklar’ı 1906’da, ilk tiyatro eseri İlk Usta’yı da 1910’da yayımladı. Bunu diğer oyunları izledi: Nikiforos Frkas (1927), İsa (1928), Odiseas (1928), İulianos, Melissa.

“Salvatores Dei” adlı felsefi denemesi de 1928’de yayımladı. Edebiyat ve felsefe üzerine denemeler yazdı. Birçok klasik yapıtı Yunancaya çevirdi. Bunların başında Dante’nin İlahi Komedya’sı, Homeros’un ve Goethe’nin yapıtları gelmektedir. Yaptığı gezilerin izlenimlerini kitaplaştırdı. Yunan edebiyatında önemlice yer tutan bu gezi yazıları Rusya, İspanya, Japonya, Çin ve İngiltere gezilerini içermektedir.

FELSEFEYE İLGİSİ, NIETZSCHE 

VE BUDDHACILIK!

Gençliğinde felsefeye duyduğu ilgi onun düşün yaşamının zenginleştirici yanını oluşturur. Bergson’un derslerini izlediği süreçte Nietzsche ve Buddhacılık’la ilgilenir. Marx, Darwin ilgisini çeker. Hıristiyanlık üzerine yoğunca düşünür. Yaşadığı çatışma onu farklı bir kıyıya getirmiştir: 

“Hiç düşünmüş olmadığı halde iki şekil, İsa ile Deccal, yavaş yavaş birleşmekteydi. Peki ama, bu ikisi birbirinin ezeli düşmanı değil miydi, Sabah yıldızı, Tanrı’nın rakibi değil miydi? Hiç, Kötü olan şey İyi’nin hizmetine girip onunla işbirliği yapabilir miydi? Zamanla, karşıt peygamber’in eserini okudukça, basamak basamak esrarengiz bir gözü pekliğe doğru çıkıyordum: İyiyle kötü birbirine düşmandır, diyordum; işte nefretin ilk basamağı. İyi ve kötü iş ortağıdır; bu, nefretin daha yüksek olan ikinci basamağıdır. İyiyle kötü birdir! Bu, şimdiye kadar ulaşabildiğim en yüksek basamaktır. Bu basamağın üstünde ürpererek duruyordum; kafama korkunç bir kuşku girdi: Acaba bu kutsal küfürcü beni de küfre itiyor olmasın?” (s. 363)

GERÇEK YAŞAMDA TANIDIĞI 

ALEKSİ ZORBA’DAN HAYATI SEVMEYİ, 

ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENİR!

Bu iz, izlek bir yaşam boyu yapıtlarında yer eder. Aleksi Zorba’nın Hayat ve Yaşama Tarzı romanı bu itkiden doğar. Gerçek yaşamda tanıdığı Aleksi Zorba, Kazancakis’i etkileyen kaynaklardandır:

“Hayatımda en iyi dostlarım, seyahatler ve hayaller olmuştur. Canlı ve ölü. Ama, ruhumda en derin izleri bırakan insanları saymak istesem, belki Homeros, Buddha, Niçe, Bergson ve Zorba’yı sayardım. Birincisi benim için, her şeyi kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan güneşin yüzü gibi, sırf ışıktan ibaret sakin bir göz olmuştur. Buddha, dünyanın, içinde boğulup kurtulduğu dipsiz göldü. Bergson, beni gençliğimin ilk yıllarında, uğraştırıcı bazı çözülmemiş felsefe sorunlarından kurtarıp hafifletti. Niçe, yeni acılarla zenginleştirdi beni ve sıkıntıyı, acıyı, kararsızlığı gurura dönüştürmeyi; Zorba’ysa hayatı sevmeyi, ölümden korkmamayı öğretti.” (s. 508)

KAHRAMANLARININ EN BELİRGİN 

ÖZELLİĞİ: ÖZGÜRLEŞME TUTKUSU!

Romanlarında yaşam ve doğa ile savaşımı tutkusal biçimde benimseyen insanların dünyasını sergiler. Özgürleşme tutkusu, roman kahramanlarının belirgin özelliğidir. Yaşamla ölüm arasında sorguladığı Tanrı kavramını ise, gene kahramanlarıyla özdeşleştirerek verir. 

Aleksi Zorba’da beliren nihilist bakışı, Kaptan Mihalis’te daha özgürlükçü, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’da ise savaşımcı düzeye erişir. Günaha Son Çağrı romanının içeriği kilise ile Kazancakis’i karşı karşıya getirir. Eserleri Vatikan tarafından yasaklar listesine alınır. Yunan Ruhani Meclis’i tüm eserlerinin Yunanistan’da yasaklanmasını ister. 

Yankılar uyandıran bu durum gazetelere yansır. Heraklion Belediyesi, Ruhani Meclis’in bu kararını protesto ederek, yazarın doğduğu evin bulunduğu sokağa “Nikolos Kazancakis Sokağı” adını verir. Evin kapısına da “N. Kazancakis bu evde doğmuştur” yazan bir plaket asılmıştır.

SONSUZLUK DÜŞÜNCESİNİN

SİMGESİ: “GİRİT HAYALİ”

Bir tutku insanı olan Kazancakis, içinde barındırdığı ikilemleri yapıtlarına yansıtmış; sonsuzluk düşüncesinin simgesi olan “Girit Hayali”ni leitmotiv olarak sürekli olarak işlemiştir. Bu, onun yazı coğrafyasının özüdür adeta. Yaşadığı ortam, tanıklıkları yapıtlarının düşünce ekseninin biçimlemiştir. Bu anlamda bir süreklilik vardır yazdıklarında. Tıpkı, Zorba’nın yazılış öyküsü gibidir, Kazancakis’in yazın evreninde sürüklendiği tutkulu yolculuk da…

Kazancakis anlatısında her daim bir Girit bakışı vardır. Onların tutkularından, sertliklerinden söz ederken, iyicil yanlarına da döner. Ama şu belirlemesi hep başattır anlatılarında: “Giritlinin ruhu katı, tek tabanca ve yaban, gergedan gibi…”

Uyaran, uyandıran, sevindiren bir bakıştır onunkisi. Sesle ses, sözle söz oluyor. Onun o bakışında, “yaşam yalınlaşıyor, ve bütün çağlar toplanıp küçücük ana sığıyor..” 

Bu, taşıyan bir bakıştır aslında. Ölümünden (1957) nice sonra Girit’te Mirtia’daki Nicok Kazancakis Müzesi’nde bulunan elyazması romanı Yokuş, Kazancakis Yayınları tarafından gün ışığına çıkarıldı.

DOĞAÇLAMA BİR ANLATICI! 

Kazancakis 1946’da Zorba’dan sonra yazdığı romanı İngiltere yolculuğunda kaleme alır. Üç bölümden (Girit / İngiltere / Yalnızlık) oluşan roman yazarın özyaşamından izler taşır. Yunanistan’daki Alman işgalinin yansımalarını da içeren romanın bir başka özelliği de “derin bir melankoli”yi içermesi. Savaşla gelen yıkımın gölgesinde yaşananları yansıtması romanın kahramanı Kosmos’un tanıklıklarını içerir. 

İnsanın / insanlığın öyküsünü anlatıyor bize Kazancakis. Çizdiği kahramanın öyküsünde yaşama yolunun sapaklarını anlatır, anlattırır tanıklığını yaptığı kişilere. Orada da Girit’in gerçeği çıkar ortaya, Girit insanının karakteristik özellikleri.

Kazancakis, zaman döngüsünde bir anlatıcı. Öyle ki; yaşadığı coğrafyanın / yerin tarihsel toplumsal zamanlarına uzanırken kendi tanıklık ve içsel zamanlarını da anlatısında buluşturur.

Bu anlamda doğaçlama bir anlatıcıdır. Gelişine göre yazar, yazdıkça da biçimleyendir. Tutkulu bakışı, derinlikli yorumu, yersel ve ulusal bağlılıkları bu iki bileşeni adeta renklendirir.

Kazancakis’in başlıca yapıtları şunlardır:

Roman: Toda Raba (1929), Aleksi Zorba (1946), Kaptan Mihailis (Ya Hürriyet, Ya Ölüm 1953), Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (1954), Günaha Son Çağrı (1955), Allahın Garibi (1957), Kardeş Kavgası (1963, ös.), Yokuş (2022, ös.).

Şiir: Yılan ve Zambak (1906), Odysseia (1938).

Deneme: Çileci (1927), Gezerken (1927) Tanrı Korusun (1928).

Oyun: Oyunlar (1955-56, 3 cilt), Üç Dizeli Kıtalar (1960, ös.).

Gezi: Rusya Yolculuğu (1956), Çin ve Japonya Yolculuğu (1956), 1. 1927’de İtalya, Mısır, Sina, Kudüs, Kıbrıs Yolculukları; 2. 1937 Pelepones Yolculuğu (1961, ös.).

Mektup: Galatia’ya Mektuplar (1958), Yazar Prevelakis’e Dörtyüz Mektup (1965,ös.).

Özyaşam: El Greco’ya Mektuplar (1961,ös.).

TÜRKÇEDE KAZANCAKİS

Aleksi Zorba, Çev. Ahmet Angın, 1963; 3. basım: 1970 Ataç Yay.

Ya Hürriyet Ya Ölüm, Çev. Nevzat Hatko, Cilt: I, 1967, Ararat Yay. (Kaptan Mihalis adıyla eksiksiz baskı, 1993 Can Yay.)

Kardeş Kavgası, Çev. Kosta Daponte, 1969, E Yay.

Kayalı Bahçe, Çev. Ahmet Angın, 1971, Kitaş Yay.,

İspanya Yaşasın Ölüm, Çev. Ahmet Angın, 1973, Tel Yay.

Allahın Garibi, Çev. Ender Gürol, 1974 Cem Yay. (Assisili Françis adıyla Çev. Sabiha Serim, 1995, Yalçın Yay.)

El Greco’ya Mektuplar, Çev. Ahmet Angın, 1975, E Yay.

Günaha Son Çağrı, Çev. Ender Gürol, 1983, Cem Yay.

Çileci, Çev. Hârun Ömer Tarhan, 2012, İstos Yay.

Yokuş, Çev. Hârun Ömer Tarhan, 2022, Can Yay.

* El Greco’ya Mektuplar, Çeviren: Ahmet Angın, Can Yayınları, 539 s., 2003.

Yoruma kapalı.